21 Kasım 2017 Salı
 
BAŞLIKLAR
Anlamlı Sözler

Görgü Kuralları

Kültürlerimiz

Meydan Dergisi

Protokol Kursu Notları

Sofra Kültürü

Şiirler

Türk Milleti

Ülkeleri Tanıyalım

Yiyecek ve İçecekler

Yöneticilik

 
Anasayfa
 
Anket
TRAFİKTE EN ÇOK HANGİ SÜRÜCÜLERDEN RAHATSIZ VE TEDİRGİN OLUYORSUNUZ?
 
Bir Vakıf Adına Yaşananlar
 

Ermeninin yerine Türk ceza alır

TÜRKİYE’DE İMTİYAZ ERMENİLERDE !...

29.01.2007

BİR VAKIF ADINA YAŞANANLAR:

Merhum Hrant DİNK’in hunharca öldürülmesinin ardından, topyekûn kendimizi suçlarken, dünya kamuoyuna karşı sanki ülkemizde gayrimüslimlere ve özellikle de Ermenilere karşı ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılıyormuşçasına bir hava estirilmiş oluyoruz. Elbette ki, özeleştiri güzeldir ve bu bir özgüveni ifade eder ama, bunu yaparken bazı önemli gerçekleri de gözden kaçırarak hem ülkemize, hem de kendimize karşı haksızlık yapıyoruz. Şu bilinmelidir ki Türkiye’de; hiçbir ülkede olmadığı ve olamayacağı kadar gayrimüslimler el üstünde tutuluyor. Bunun çok önemli bir örneğini, duyduklarımdan değil, kendi başıma gelenlerden ispat ve ifade etmek isterim.

Bir Müslüman olarak, üstelik de bir vakıf, bir Sivil Toplum Kuruluşu adına hareket ederken mağdur duruma düştüğüm bir konuda, bu ülkenin adliyesinde, % 100 haklı olduğum halde; Müslüman olduğunu sandığım karşı avukatın anlaşılmaz tutumu yüzünden; Müslüman olan Hakim ve yine Müslüman olan savcının oluşturduğu bir mahkemenin, Ermeni yurttaşlarımızın lehine ve benim aleyhime, üstelik tam 14 ay hapis cezasına nasıl karar verildiğini öğrenmek ister misiniz? Lütfen alttaki yazıyı okuyunuz:

Türkiye Trafik Eğitimini Geliştirme ve Kazaları Önleme Vakfı (TÜTEV) adına bir katalog basımı için, Ermeni vatandaşlarımız P.O. ve M.A.’ın sahibi bulunduğu E. Matbaacılık Ltd. Şirketiyle 1999 yılında, KDV dahil 3.535.000.000 liraya anlaşmaya varırız. Muhtelif vadeli çek ve peşinatlarla 2.000.000.000 (İKİ MİLYAR TL) ödeme yaparız. 1.535.000.000. TL tutarındaki son çekimizi ödemeden önce faturamızı isteriz ama, fatura konusunda geçici bir problemleri olduğu söylenir. Bizim de bazı sıkıntılarımızın olması üzerine, belirsizlikle geçen az bir zaman diliminin sonunda, kalan çekin kısa vadeli üç parça halinde ödenmesi ve ikinci ödemeden sonra faturamızın kesilmesi hususunda, M. İle telefonda anlaşırız. İki ayrı tarihte 900.000.000 TL tutarındaki parayı; M.’ın acil ricası üzerine büyük ortak P,’in banka hesabına havale ederim. Ancak faturamız bir türlü gelmez, ben de kalan 635 milyon TL’yi ödemem ve mahkemelik oluruz.

635 milyon TL borcumuz kalmasına rağmen, paragöz avukat E.A., çekin tamamı olan 1.535.000.000 TL üzerinden işlem yapar. Ben, faturamızın kesilmediğini de ifade ederek, ödenen 900.000.000 TL’nin banka dekontlarını mahkemeye sunarım. (Ayrıca başka bir mahkemede de, ödemelerin tespiti için dava açarım.) Hakime hanım hem ödemelerimizi dikkate almaz, hem de faturanın neden kesilmediğinin hesabını karşı tarafa sormaz ve bana tam 14 ay hapis cezası verir. Yargıtay da bu kararı bozar. Aynı mahkemenin aynı hakimi bana bu defa; hem çekin tamamının ödenmesi, hem de çek miktarı olan 1.535.000.000 TL kadar da para cezası verir. (Dosya yine Yargıtay’da, faturamız ise hâlâ kesilmedi.) ‘Şişli 4. Asliye Ceza Mahkemesi: 2000/1426 ve 2003/1001’

Karşı dava açtığım diğer mahkeme de, bir gün geciktiğim için davamı reddeder.
‘İstanbul 9. Merci Hakimliği, 2000/1270’


SONUÇ:
1. Bunca Müslüman matbaacı varken, o tarihlerde büyükçe bir rakam olan bu tutardaki bir işi bir Ermenilere vermek, onları tamamen bizden birileri olarak görmek değil midir?

2. Her şey benim lehime olması gerekirken, mahkemenin; Ermeni kardeşlerimizin değil de, benim aleyhime iki kere karar vermesi, Ermeniler adına bir “Pozitif Ayrımcılık” değil midir?

3. Üstelik bir S.T.K. olan vakıf adına hareket ettiğimi dahi görmezden gelen mahkeme heyetinin bu davranışı, “Özellikle Pozitif Ayrımcılık” değil midir?

4. Bir gün geciktim diye davamı reddeden bir başka mahkemenin kararı da “Bir başka Pozitif Ayrımcılık” değil midir?

5. Hem yapılan bir işe fatura kesmeme, hem de ödenen 900 milyon lirayı inkâr edebilme rahatlığı, o insanlar için bırakın ayırımcılığı, mutlu bir imtiyaz, büyük bir lüks değil midir?

6. Ermeni vatandaşlarımıza sözüm ona sahip çıkan batı ülkelerinde, böyle şeyler yapan bir Ermeninin; o ülkenin mahkemesi tarafından acaba ocağı söndürülmez mi?

7. Evime kadar haciz getirmelerine, bana yaşattıkları bunca sıkıntıya rağmen, üstelik de trilyonluk işler yapmalarına rağmen, vergi kaçırdılar diye şikâyet etmeyişim veya başka yollardan rahatsızlık vermeyişim onlar için bir imtiyaz, bir ayrıcalık değil midir? Korktum mu yoksa?

8. Ermenistan’da olsalar, acaba bunları yapabilirler miydi?

9. Haksızlık yapmamak için belirtmeliyim ki, ödemeleri inkâr eden ermeni kardeşler değil, Müslüman olduğunu zannettiğim avukattır. Zira M.,yanımda avukata telefon açıp aynen: “Aldığımız paraları inkâr etmek bize yakışır mı E. Abi?” ifadesini kullanmıştır. Ne var ki; üstelik kendisi de eski bir hakim olan ve gözü paradan başka bir şey görmeyen avukat E.A., kanunların boşluklarından yararlanıp, bizden para sızdırma gayretlerine hâlâ devam etmektedir. Ancak, J. ve M., durumu bildikleri halde, hâlâ davadan feragat etmediler, faturamızı da kesmediler. Bu da ayrı bir gerçek…

SONUÇ:
İnançlarımız, örf-adet ve geleneklerimiz icabı, gayrimüslimler bizim sınırsız müsamaha gösterdiğimiz ata emanetleridir. Düşünce sistematiğimizde “mazlum” olarak yer alan bu insanları koruyup kollamaktır inancımızın ve geleneklerimizin bize yüklediği insanlık görevi.

Böyle yetiştirildiğimiz için, büyüklerimiz onlara daima komşu-kardeş dediği için, memleketteki birçok “……….oğulları”nın aslında Rum kökenli olduğunu; 1969’da geldiğim İstanbul’da, tabelâlardaki soyadı benzerliklerini gördükten sonra anladım. Onlarla dost, komşu, kardeş olarak yaşamamız, hepsinin zaman içinde kendiliğinden Müslüman olmasını sağladı. Zira eskiden inançlar da sağlamdı, gelenekler de.

Yüzyıllardır biz böyleyiz ama, başkaları bizi asla anlayamaz, anlamak ta istemez.

Münferit olayların en fazla kimleri yaraladığının fotoğrafını, 23 Ocak 2007 Salı günü tüm dünya seyretti… Ne kadar görebildiğini ise zaman gösterecek…

Halbuki bu saatten sonra yapılması gereken bir bölgeyi değil, bize armağan ettiği sonuçlarını yukarıda açıkladığım o sağlam inancımızın, o güzel geleneklerimizin kimler tarafından, neden ve nasıl yıkılmaya çalışıldığının sorgulanmasıdır. Bilindiği gibi inanç ve gelenekler yıkılınca toplumda ahlâk erozyonu başlar.
Yerini bu defa, bölgesel faktörlere göre çeşitli unsurlar alır. Bu, yetişme tarzına göre insanları değişik eğilimlere doğru yönlendirir. Uyuşturucu kaçakçılığı, silâh kaçakçılığı, hırsızlık, yankesicilik, kadın ticareti, kapkaççılık, soygunculuk ve organ hırsızlığından tutun da, hortumculuğa ve vatana ihanete varıncaya kadar.

Yetişme tarzında, “vatan-iman-namus” kavramı ön planda olan Karadeniz insanında, yukarıdaki alışkanlıkların yüz kızartıcı olanlarını zor bulursunuz ama, kerameti kendinden menkul bir “Kahramanlık” (İsteyen buna Donkişotluk da diyebilir) olunca, işte buna atlayabilir.

Özellikler çevre şartlarına göre bir cevher olarak ta kendini gösterebilir, son örnekte olduğu gibi bir vahşetler de. Ordumuzun askerlik döneminde genellikle iyi değerlendirdiği bu cevheri, devlet işleyemediği için bu noktaya gelinmiştir. Ben de Trabzon’luyum ve bir Trabzon’lunun bir mazluma, hem de arkadan kurşun sıkması insanlığımı yerle bir etmiştir.

Yapılması gereken elbirliği içinde bu konuya köklü çözümlerin aranıp, bulunmasıdır. Yoksa bu elim hadise için Trabzon’u suçlayan bazılarının memleketinde yetişenlerin hangi suçları işlemeye meyilli olduğu mercek altına alınırsa, (ki bu doğru değildir) bunların çoğu insanların yüzüne bakamaz hale gelir.

Kendimizi veya birbirimizi suçlamayalım.Biz, aslında “bu” değiliz. Dünya topyekûn bozuluyor, maalesef biz de o ölçüde bozuluyoruz. Kendi insanımızla uğraşmaktan bazıları vazgeçsinler.

Sizler daha yi bilirsiniz ki;
“Büyük kafalar fikirleri,
Orta kafalar hadiseleri,
Küçük kafalar insanları tartışır”

Batılı her şeye rağmen eskiden dürüsttü. Millet olarak bizi de iyi bilip, iyi de değerlendirirlerdi. Aşağıda, Türkler hakkında yabancı ünlülerin söylediği sözleri, yazının aslına sadık kalarak, hiç değiştirmeden izninizle aktarmak istiyorum:

ÜNLÜ FRANSIZ ŞAİR VE SİYASET ADAMI LÂMARTİN:

“Türkler bir ırk ve millet olmak haysiyetiyle, yeryüzünün en şerefli insanlarıdır. Seciyeleri (Karakterleri) pek necip (soylu) ve yücedir. Dinî ve Vatanî faziletleri, her tarafsız ruha hürmet ve hayranlık verir. Necabetleri (soylulukları) alınlarında ve hareketlerinde yazılıdır. Onların yurdu, efendiler diyarıdır. Kahramanlar, şehitler ülkesidir. Bence insanlığa şeref veren böyle bir milletin düşmanı olmak, insanlığın düşmanı olmaktır. Böyle bir lekeden beni Tanrı korusun.”

AVUSTURYA’LI TARİHÇİ HAMMER:

“Türkler, Herodot ve Tevrat’ın söylediklerinden çok eski yüzyılların tanıdığı bir millettir. Tahakküm (baskı) kabul etmez bir şecaat,(kahramanlık) alabildiğine geniş bir fütühat (zafer) aşkı, sonsuz bir teşebbüs kabiliyeti, muhitlerine uymaktan ziyade, onları kendine uydurma zevki ve iptilâsı,(tiryakiliği) bu milletin yüzyılları dolduran tarihinde açık olarak görünür ve okunur.

Türkler, devletler yıkmakta, devlet kurmakta birinci sınıf üstattırlar.(üstün yetenek) Ülkeleri değil, kıt’aları alt üst etmişler ve bu korkunç savletler (saldırılar) esnasında, sarsılması hiç de kolay olamayan hakimiyetler yaratmışlardır. Tarih, Türkler’den çok şey öğrenmiştir. Onların elinden çıkma öyle eserler vardır ki, medeniyet için bir süs teşkil eder.”

XVI. YÜZYILDA YAŞAMIŞ OLAN İTALYAN ŞAİR TASSO:

“Deviren, kırıp döken, silip süpüren yaman bir kasırgayı seher yeline dönüştürmek mümkün müdür? Korkunç dalgalarını kabarta kabarta yürüyen bir denizi birdenbire sakinleştirmek kabil midir? Yıldırımı güle dönüştürmenin imkânı var mıdır? İnsanlar ve hatta tabiat bu sorulara hayır diyecektir. Halbuki ben, kasırganın seher yeline, coşmuş denizin sevimli bir göle, yıldırımın güle inkılâbını (dönüşümünü) gördüm. TÜRK^ten bahsediyorum. Düşmana saldırırken amansız bir kasırgaya, korkunç bir denize, insafsız bir yıldırıma benzeyen TÜRK, dost yanında ve silâhsız düşmanı karşısında ise bir seher yelidir, berrak bir göldür.”

FRANSIZ YAZARI CHATEAUBRİAND (ŞATOBİRYAN)

“Hıristiyanlık zeytin dalını sulayan şehitler ise, o dalın doğduğu yerde kırılmamasını, Türk’lerin temin ettiğine inanmak lâzımdır. Bu millet gerçekten merhametli müsamahacıdır. (hoşgörülüdür) İnanmadıkları hakikatlerin yanı başlarında yaşamasına göz yumuyorlar.”

İNGİLİZ ŞAİR LORD BAYRON:

“Kılıcını insafsız bir maharetle kullanan Türk eli, mağlûp ettiği insanın yarasını sarmakta ustadır. Türk’ler, itikatsız tanıdıkları insanları, Avrupa’nın diğer milletleri gibi ateşe atmadılar, yanı başlarında yaşamalarına müsaade ettiler.”

FRANSA KRALI NAPOLYON :

“İnsanları yücelten iki büyük meziyet (üstün özellik) vardır: Erkeğin cesur, kadının iffetli (namuslu) olması… Bu iki meziyetin yanı başında, kadınla erkeği şereflendiren tek bir fazilet (erdem) vardır: Vatana, icabında her şeyini feda edecek kadar bağlı bulunmak… Bu meziyetler ve bu fazilet en büyük kahramanlığı; hayatın elemine, kederine karşı fütursuz (kayıtsız, umursamaz) kalmayı ve ağır olayların acılarına göğüs germeyi doğurur. İşte Türkler, bu çeşit kahramanlardır. Ve bundan dolayı, Türk’ler öldürülebilir, fakat mağlûp edilemezler...”

İNGİLİZ GENERAL HAMİLTON:

(Queen Elizabeth zırhlısında, Çanakkale harekât plânlarını tartışırken emrindeki komutanlara hitaben)
“Türkler çok kahraman bir millettir. Hele vatanlarını savunurken, kahramanlıkları harika haline gelerek, mucizeler yaratırlar. Biz de mucizelerle savaştığımızı unutmayalım.”

İNGİLİZ GENERAL LOİD JORJ:

(Çanakkale savunmaları, Loid Jorj’u şu itirafı yapmak zorunda bırakmıştır.)
“Eğer Türk’ler müdafaa için karşınızda toprağa gömülmüş ise, yapılacak yegâne iş, yolu değiştirmektir.”

(KAYNAK: Türkiye Tarihi. Harp Okulu Yayınları, 1957)
………………………………………………………………………………………………………

Bu mesajı yazmamın temel amacı, bazı Ermenilere ve dolayısıyla gayrimüslimlere devletin ve bizlerin nasıl yaklaştığı hususunda bazı bilinmeyenlerin açığa çıkması olup, gayet kısa idi ancak, yazdıkça arkası geldi.

Bir büyük acıyı istismar etmiş olmamak için, medyada şov yapmayı kesinlikle istemediğimi de özellikle belirtmek isterim.

Yukarıda yazılanlar birebir doğrudur. Her türlü yorumu takdirlerinize bırakıyorum.


Saygılarımla,



Ahmet BAYKAL
tutev@tutev.org



 
Geri
 
 
Anasayfa | Kullanım Şartları | İletişim
© Copyright 2007 TÜTEV. Türkiye Trafik Eğitimini Geliştirme ve Kazaları Önleme Vakfı